Search

gerceklikbulmammishayaller

ELİF’İM

20546_12

Gece karanlığı ile her yeri kapatıyordu.Bulutlar bir günahın bir ölünün üzerini kapatırcasına hareket ediyordu. Kayseri’nin ışıltılı görüntüsü şehrin üzerine çökmüş ve donmuş göz yaşlarını beyaz örtüyle kaplamak istercesine gözler önüne seriyordu.Gecenin koyuluğu kağıdıma bulaşmış bulutun donmuş göz yaşları da ruhumun yazarı olarak elime tutuşturulmuştu adeta.Bulutla birlikte ben de beyaz örtü örtüyordum; ruhumun yazarına, elimdeki on sekiz yıl önce yazılmış olan acı renklerin istemeden süslediği mektuba…

“Kızım” yazıyordu ve ben bulutla birlikte bir kez daha bırakıyordum göz yaşlarımı… Ben de içimdeki tüm ürpertileri bir kenara bırakıp derindeki içtenliğimle doğduğumdan beri hiç göremediğim ama yüreğimde hissettiğime “babam” diyordum.Ardından susup masum, hüzün dolu sellerin yüzümden süzülüp sessizce akmasına izin veriyordum.

“Bir tanem, aşkım, bebeğimin annesine…

Bir hafta kaldı değil mi?(Meleğimin gözlerini açmasına?)Biliyorum,biliyorum soruyorsun ‘Gelmeyecek misin?’ diye.Geleceğim.Senin yanında olacağım.Meleğimin gözlerini açışını,kulaklarıma ezgisinin işlemesini dinleyeceğim.O minicik ellerinden tutup “Babacığım” diyeceğim.Biliyor musun?Meleğimize bir isim buldum.”Elif”,Elif gibi dik olacak meleğim.Babası gibi…Burada her çatışmaya gittiğimizde “Elifimizi” düşünüyorum.Kurşunun, silahtan çıkıp hedefine doğru keskin hareketler yaparak havada hızlıca ilerleyişine baktığımda Elif’in de böyle olacağını düşünüyorum.Askerlerimden birisi “Komutanım, Elif olmak zordur.”dedi.Hiç şüphesiz, lafına karşılık meleğimi yüreğimde hissederek “Benim meleğim ‘Elif’ olacak.Dimdik, yılmayan, pes etmeyen, tuttuğunu koparan, sözünün eri ve emin olacak.”dedim.Sen de bunları unutma, içini ferah tut.Meleğime iyi bak olur mu?Allah’a emanet olun.”

Kelimeler kelimeleri kovaladı, satırlar da yerinde duramayıp arkasından gitti.Göz yaşlarımsa yüzümden süzülüp sel olacak yer bulamayınca babamın bana bıraktığı iki kâğıt parçasına damlayıp mürekkebi dağıttılar.Göz yaşlarıma kızıp kolumun tersiyle bir çırpıda siliverdim. Yaşanılan acıdan ziyade can yakıcı ve değiştirilemeyen bir gerçek olması ruhumu paramparça ediyordu.Acıyı yaşamak kolaydı fakat gerçeği yaşamak…Gerçeği yaşamak onunla baş etmek çok zordu.Dayımla gittiğimiz lokantada baba-kız görünce gerçeğimle yüzleşiyordum:İmrenerek bakıyordum.Çünkü ben hiç babama sarılamamıştım, onun gözlerinin içinde kaybolamamıştım. Hiç onunla aynı yemeği paylaşırken şımarıklık yapıp yemeğin hepsini ben yiyememiştim.Gerçek buydu, değiştirilemeyen.Bulutlar dışarıda daha çok ağlamaya başladılar, donmuş göz yaşları rüzgârın şiddetli esintisine kapılıp savruluyordu.Elimdeki ikinci mektubu kendi masumiyetimde gizleyerek öne çıkardım.Bir önceki gönderdiğinden beş gün sonrasıydı tarih;bu kez “Kızım” yazıyordu.Kızım…Her harfin üstüne bir nehir suyu aktı;

“Kızım, Elif’im…

Masumiyetiyle her şeyi gizleyecek gece gibi olan Elif’im…”Neden öyle yazıyordu ki?Veda eder gibi gelemeyecekmiş gibi…

“…Babacığım seni çok seviyorum.Olur da gelemezsem özür dilerim.Babam, canım, meleğim, biricik Elifim…Sana birkaç nasihatim var:(Biliyorum daha çok küçüksün ama… Baba yüreği işte…)

Elifim diyeceğim sana; dimdik, güçlü, kuvvetli, yiğit bir kız olacağını bildiğim için.Büyüyeceksin;konuşmayı öğreneceksin, kalem tutacak minik ellerin, duyguların olacak, sevecek ve sevileceksin.Başarıların olacak, üzülecek ve sevineceksin.Hayatının her yaşında yeni insanlarla tanışacaksın.İçten ol, telaşsız, kısa ve açık seçik konuş.Başkalarına da kulak ver.Aptal ve cahil olduklarında bile dinle onları.Çünkü bu dünyada herkesin bir öyküsü vardır.Olduğun gibi görün…Göründüğün gibi ol.Sevmediğin zaman sever gibi yapma.Çevrene önerilerde bulun ama hükmetme…İnsanları yargılarsan onları sevmeye zaman kalmaz.Kaybetmeyi ahlaksız kazanca tercih et.Birincisinin acısı bir an, ötekinin azabı ömrün boyunca sürer.Bazı idealler o kadar değerlidir ki o yolda mağlup olman bile zafer sayılır.Çünkü bu dünyada bırakacağın en büyük miras dürüstlüktür.Rüzgârın yönünü değiştiremiyorsan yelkenleri rüzgâra göre ayarla…Çünkü dünya karşılaştığın fırtınalarla değil, gemiyi limana getirip getiremediğinle ilgilenir.Sabırlı, sevecen, erdemli ol.Bütün servet sensin.Gözünle değil, kalbinle görmeye çalış; çünkü dünya pisliği ve kalleşliğine rağmen, insanoğlunun vazgeçemediği en güzel mekânıdır.Ne zaman hayatında bir fırtınaya kapılsan aç oku bu satırlarımı Elif’im.Biricik kızım.Dediklerimi unutma!Gözlerini açmana belki yetişemeyebilirim ama söz veriyorum gelip alnından öpüp kulağına isminin ezanını ben okuyacağım. Saçlarını okşayıp “Kızım…Elif’im” diyeceğim.Söz veriyorum.Geleceğim babacığım.Seni önce Allah’a sonra anneciğine emanet ediyorum.”

Sessizce, usulca pencereye dayadığım pamuk yastığıma sarılıp bulutların donuk göz yaşına ben de katıldım.Bulutların göz yaşı beyaz örtü örterken benimkiler sel olup akıyordu.Sevdiğim romanların sayfasına onca hüzünlü kesit sıkıştırılırdı ve bunun okunması beklenilirdi; okunurdu da.İnce ince değerlendirmeler yaparak o hüznü ruhumda hissetmeme rağmen etkilenmezdim.Derinliğimdeki gerçeklerime dokunmazdı.Ama ne zaman yüreğimde hissettiğim adamın yazdığı acı renklerin süslediği kâğıdı okusam içim kan ağlar, göz yaşlarım akacak oluk bulamazdı.Her defasında kâğıt elimde diye sıkıca tutar her cümleden sonra bağrıma basardım.Hep bir tarafım eksik kalır, o kağıdı göğsümde hissedince tamamlanmış hissederdim. “Elif’im diyeceğim sana dimdik…”Eliftim ben dimdik.Kendinden sonraki harfe bağlanmayan, tüm silahların vurulma hedefi olan buna karşın dik duran…

Gecenin karanlığı satırlarıma sinmişti zaten.Onca selden sonra pes etmiş gibi göründüğümü düşünerek beyaz kalemimi elime alıp usulünü bilmeden kirlenmiş satırlarıma “Biricik İlk Aşkım’a” diyerek babama birkaç satır karalamak için kalemimi elime aldım.

 

“Biricik İlk Aşkım’a:

Yüreğimde hissettiğim, fotoğraflarda gördüğüm kadar aklımda canlandırdığım, sesini hiç duyamasam da az buçuk tahmin ettiğim adam.Babam.Bu kez kararlı bir şekilde kalemimi elime alıp sana mektup yazacağım.Yarısını gözyaşlarım ve haykırışlarım yüzünden tamamlamayacağıma inanmıyorum artık. Bu kez cesaretli, dik duruşlu sözcüklerim göz yaşlarımın yerini tutacak.Mektubunda on sekiz yıl önce bahsettiğin gibi sevdiklerimden, başarılarımdan bahsedeceğim. Gözlerimden akan sevinç nehriyle seni gururlandıracağım.

Her gün yeni bir olay yaşıyorum hayatımda baba.Yeni insanlarla tanışıp onları anlamaya çalışıp onlarla fikir münakaşası yapıyorum.Geçen gün fizik öğretmenim ve müdürüm tarafından görevlendirildiğim “Big-Bang Deneyi” konulu bir seminer düzenlendi. Bu seminere Kayseri Valisi, Belediye Başkanı da katıldı.Seminer bittiğinde Vali Bey, fizik öğretmenime ve müdürümüze ‘İsviçre’de bulunan Cern Araştırma Merkezine gitmemi istediğini ayrıca bu programla ilgili burs imkânlarını sağlayacağını da ekleyerek bu bilim gezisinin en geç iki ay gibi bir sürede gerçekleşeceğini belirtmiş.Babacığım, İsviçre’ye gideceğim.Bir yandan seviniyor diğer yandan üzülüyorum.Sanki senden yeterince uzak değilmişim gibi araya bir de onca mesafeyi koymaya cesaret edemiyorum.Okulumda çok mutluyum baba.Annem bana elinden geldiğince hem annelik hem babalık yapmaya çalışıyor.Ama senin yerini dolduramıyor.Kokunu, bir baba bakışını hissettiremiyor.Çalışmadığım zaman ya da haylazlık ettiğim zaman ince sesli çığlığımsı bir ses tonu duymak yerine; kalın, oturaklı, baskın bir ses tonu ile irkilip masama dönmek istiyorum.Kısaca bir baba nasıl evladına kızar bu duyguyu tatmak istiyorum.Babacığım sana bir şey diyeceğim.(Bunu annem bilmiyor.)Ben her gün okul çıkışı Çocuk Esirgeme Kurumuna gidiyorum.Orada saatlerce minicik dünyalarımla oynuyor, gülüyor ve eğleniyorum.Her biriyle ayrı ayrı ilgileniyorum.İhtiyaçlarını kimi zaman harçlıklarımı biriktirerek karşılıyorum.Mutlu oluyorlar.Onların dünyasında mutluluğun en içten kahkahası yankı bulunca ben daha çok mutlu oluyorum.Ne zaman yurtlarının kapısından girsem “Aaa! Elif abla gelmiş.”diyerek, kucaklıyorlar.Bir anlığına duygulansam da kendimi toparlayıp “Beni özlediniz mi?” diye, soruyorum.Kısaca, kardeş özlemini burada gidermeye çalışıyorum.Hafta sonlarımın bir kısmını büyük babam ve babaannemin yanında geçiriyorum.Daha sonra huzurevine gidiyorum.Burası saklandığım ve bulunamadığım tek yer.Anneannelere, babaannelere, dedelere kitap okuyup onlarla dertleşiyorum.Ne zaman gitsem “Seni yetiştiren anne-babaya helal olsun.İkisinden de Allah razı olsun.” cümlelerini işitiyorum.Ama bilmiyorlar ki “Babam’ın”, bir yarımın eksik olduğunu.Sonraki günlerin de hep böyle huzurlu, sakin geçmesi için uğraşıyorum.Fakat annemle bazen çok zıtlaşıyoruz.Evimize, sokakta bulduğum yaralı yavru köpeği getirdiğim için çok kızdı bana.Haklı gerekçeleri de var fakat o yavru , minicik bebek gibi, masum.Ben de önce veterinere götürüp tedavi ettirdikten sonra büyük babamın evine götürdüm.Birazcık o da homurdandı ama sonra “Babam olsaydı” deyince kabul etti.Bir süre onlarda kaldı.Sonra annem eve getirmeme izin verdi.Ona da Elif ismini koydum.Seni hatırlayayım diye…Sanki senden bana kalan tek miras bu isimmiş gibi…

Yıllar geçtikçe duygularım değişiyor ve hayata daha farklı açılardan bakıyorum.Yaşadığım her olayın bir sebebi olduğuna inanıyorum fakat daha çok Elif olmanın zorluğunu hissediyorum:Omuzlarıma geçmişimin yükte hafif pahada ağır izleri değiyor.Sözcüklerim büyüdükçe duygularım yetersiz kalıp anlatımlarım güçleniyor.Fakat genellikle susuyorum: Dinliyorum çevremi. Senin dediğin gibi “…dünyada herkesin bir öyküsü var.”Ama değiştiremediğim ve değiştirmekte zorlandığım konu:sen, babam konusu…

Ne zaman yanımda ‘baba’ konusu açılsa ruhum dizlerinin üzerine çöker, gözlerini kocaman açıp sulu sulu bir haykırış arar…“ KIZIM” diye.Susar yüreğim.Çünkü bilir çare olmadığını, canının acıdığını bilir.Gerçeğin ağırlığının,canının acısından çok olduğunu bilir ama yine de dizlerinin üstüne çöktüğü yerden tutunmaksızın kalkıp devam eder yoluna. “Elif;düşmez,eğilmez,pes etmez”.Bu Elif’e yakışmazdı.

Dakikalar dakikaları kovalamaya çalışırken durdurdum, yine sel olmuştu her yer mektup bitmeden hem de…Son birkaç satırım kalmıştı.Hadi bir cesaret…

“Baba’m, biricik ilk aşkım,Seni Seviyorum.Bugün mutlu olamadım özür dilerim. Ama nasıl olabilirdim ki?Senin gittiğin ve benim gözlerimi açtığım günde nasıl birkaç mumu üfleyip alkışları duyardım.Seni yüreğimde taşıyorken nasıl yapardım?Bana bu gün Elif olmanın sorumluluğu bir kez daha hatırlatıldı ve bir kez daha babam vatanının toprağı için Dağlıca’da canını verdi…

Bir Can’ı için diğer Can’ını feda etti…”

 

Advertisements

….KÜÇÜKLÜĞÜM…

Kelimeler yerini ağır göz yaşlarına bırakmış,kadın aşkını da askıya asmıştı.
Ruhunu kaybettiği yere gelmişti.
Dağın tepesinde güzel mi güzel, siyah mı siyah bir eve gelmişti. Çatısı göğü delercesine sivri ve üçgendi. Pencerelerine film çekilmişti. Kimse görmesin onu bulamasın diye. Etrafı dikenli tellerle çevrili, duvarlarının üstüne sarılı olan koyu yeşil sarmaşık evin  hayran bırakan güzelliğini kapatıyordu. Küçüklüğüm uzun demir kapının önüne geldi. Bembeyaz elbisesiyle ve altında küçük beyaz ayakkabıları ile… Kapının önünde bekleyişi sırasında dakikaların önüne buzdan bir duvar  örerken küçüklüğüm son cesaretini derin kuyusundan topluyordu. Demir kapı açıldı. Evin siyahi ışıltısı beyaz elbisesine gölge oluştururken o küçüklüğünü hiçe sayarak taş döşenmiş yolu adım adım gidiyordu. Ruhu oradaydı. O evde. Kaybolmuşlupunun derin yara izleri oradaydı. Hiçe sayıldığı duygusu,benliği ve hayatı oradaydı. Taş döşemeleri birbir geçiyordu. Sonunda siyahi ışıltının kapısına gelmişti. Siyahın ağırlığı omzuna bindi bir anda ruhuyla birlikte haykırışı ile birlikte yere çöktü. Ellerini kapıya dayadı. Kan kemiklerine hücum etmiş acı acı yakıyordu. Derin derin nefes almaya çalışıyordu. Bir,iki,üç. Beyaz elbisesi gri olmuştu küçüklüğümün. Üzüldü. Oysa ki annesi daha yeni dikmişti. Kirletti diye azar yiyecekti. Kapıyı açan, küçüklüğümde beni saklayan dostum yere düşmüş bedenimin elinden tutup ayağa kaldırdı. Feryat bilmez dilimden sessizce dökülen haykırışları anlayan dostum; işaret parmağını dudağının üstüne getirip  “sus” işareti yaptı. Ardından yukarıyı gösterdi. Ağzımdan üsulsüzce yankılanacak olan haykırışlarımı engellemeye çalışmak için elimle ağzımı kapattım. Kolumdan tutarak merdivene kadar getiren dostuma “dur” işareti yaparak yukarı gelmemesini istedim. Merdivenin başlığından tutuyordum. Bedenimin düşmemesi için. İlk adımımı bir cesaret attım. İçimde derin fırtınanın gökgürültüsü yankılandı. Evin fayanslarına çarpan ses dalgalarım tekrar bende yankılandı.  Elbisem bir ton daha grileşmişti. Göz yaşlarımı silip tekrar cesaret alıp ikinci merdiven için adım attım. Bu kez içim burkulup göğsüme bir ağrı saplandı. Göğsümde acılarımın  anısı kurşun gibi tek tek iliklerime işlendi. Çivilenmiş gibi. Başımı öne eğdim merdivenin kolundan güç alıyordum. Dostum iki elini birleştirip “yapabilirsin” ifadesini oluştururken ondan güç alıp iki merdiveni birden çıktım. Ayaklarımdan kafama doğru gelen kilitleyici his esir alıyordu bedenimi kafama geldiğinde beynimden vurulmuşa döndüm. İki elimle birden merdivenin dibine çöktüm. Elbisem artık beyaz değildi . Git gide siyahlaşıyordu sanki… Nefesim kesiliyordu. Acılarım her merdiven sonunda büyüyüp bana karşı cephe alarak üstüme yuvarlanıyordu. Kafamı halsizce kaldırıp kaç basamak kaldığına baktım. Son yedi basamak. Acı, acıdır deyip içimde kalan son güç zerrecikleri ile ayağa kalktım. Merdivenin kolundan tutup yavaş yavaş ağrının büyük kurşunlarını yiyerek basamakları teker teker çıkmaya başladım. Her basamak da aklıma gelen mutlu anılarım siyah silgi ile birbir siliniyordu. Her anım silindikçe içimden parça parça benliğim gidiyordu. Beni ben yapan huzurum  kahkaham gidiyordu. Kaç basamak kalmıştı ? Bir. Ama küçüklüğümün  cesareti ve mutluluğu bitmek üzereydi. Zaten ne umudu vardı ne de ümidi… Bu son basamak artık gücü kalmamıştı. Emekleyerek son basamağı çıktı. Karşısında uzun bir. Ayna vardı. Kendini gösteren. Küçüklüğümün şaşırmış ifadesi yüzüne ışık gibi yayılırken göğsüne elini bastırarak ayağa kalktı. Ayna da uzun boylu, uzun saçlı, üzerinde siyah ışıltılı elbisesi vardı. Küçüklüğüm ilk önce kendisine baktı. Bedeni küçücüktü. Minikti. Ama elbisesi siyah olmuştu. Peki ayna da ki o genç kız kimdi? Yılların yorgunluğunu olgunluğunda gizlemiş küçük kızdı. Merdivenlerin derin acı kurşunları onu olgunlaştırmış bedeni küçük kalsa da ruhunu büyütmüştü. Ayna küçüklüğüme gerçekleri gösterirken küçüklüğüm şaşırsa da aslında gerçeğin bu olduğunu biliyordu. Üzerindeki beyaz elbisesinin siyah olmasına çok üzülmüştü. Yeniydi. Sanki silkelese siyahlık geçecek umuduyla eliyle silkelemeye başladı fakat çabası boştaydı. Yere dökülen siyah toz zerrecikleri olması gerekirken kalan birkaç beyaz toz parçasıydı. Elbisesinin kirlenmesini kabul etmişti. Anlam veremediği beyaz toz zerreciklerini de umursamamaya çalışarak ruhunun uyuduğu odaya yöneldi. Ahşap yapılmış zeminde çıkan tok sesler evi inletiyordu. Her adım attığında attığı adımın sesi yüzünden ürküyordu küçüklüğüm durup etrafa bakıyordu. Ama aşağıda bekleyen dostundan başka bir şey göremiyordu. Koridorun sonunda olan odanın kapısı; derin bir kuyuya açılırcasına simsiyahtı. Koridoru aydınlatan led ışıklar ve şık dekorlar bu eve oldukça aykırıydı. Küçüklüğüm koridordan geçerken utandı şık dekorun ve led ışığın altında. Kendini layık görmedi. Bu şatafatlı ortama. Siyah elbisesi üzerine düşen ışıltı oldukça siyahı göz alıcı hale getirmişti. Led ışıkların ışıltısı gittikçe kayboluyor yerini karanlığa teslim ediyordu. Şık dekorda siyah gri tonlara dönüşerek ortama uyum sağlıyordu. Kapının önüne gelen küçüklüğüm göğsüne elini koyup içi acıyarak derin nefes almaya zorladı kendini. Kapının kulpu avucumu ateş gibi yaktı. Kapı açıldı. Elimin acısını hissederken üzerime kasvetli bir hava çöktü. Koyu karanlık sise karşı içeriye girdim. Geniş bir yatak vardı. Bir de garip sesler çıkaran sesli bir alet ve bir sürü kablo. Sis yerini gözlerimde netliğe bırakırken gözümün önünde yatakta yatan bir kız belirdi. Bu kız ayna da ki yansımada ki kızdı. Acıyan elime aldırmadan iki elimle ağzımı kapattım. Dizlerim istemsizce yere çöktü. Saçlarım tutam tutam aşağıya düştü. Kilolu diye hissettiğim bedenim bir deri bir kemik kaldı. Göğsümde ki aşçı kat be kat artarak vücudumdaki tüm kanı göğsüme topladı. Elim yüzüm  siyah elbisemin içinde bembeyaz kaldı. Yatağın kenarına emekleyerek ulaşmaya çalıştım. Yatakta yatan ruhumdu. Ne yapmışlardı ona böyle ? Ne bağlamışlar koluna ? Ağzına ne koymuşlar senin? Gözlerin uyuduğun için kapalı değil mi? Yeşil siyah ekranda ki kalp atışların mı? Uyan ruhum! Uyan! Ben geldim, küçüklüğün! Birlikte çıkacağız buradan! Birlikte kalkacağız ayağa! Uyan! Seni yatakta ölü gibi görmeye dayanamıyor küçücük kalbim! Seni ince borulara sarılı görmeye dayanamıyor gözlerim! Can’ımın yarısını burada pes etmiş halde görmeye dayanmıyor benliğim. Bembeyaz yüzüne baktıkça benim içim kararıyor. Ekrana bakıp hayatımın kalp atışlarını saymaya cesaretim el vermiyor. Savunmasızca yatma orada! Kalk savaş benimle dövüş benimle! Güçlendireyim seni. Ama bana sonsuzluğun yolunu gösterme!
Ruhumun elini elime koydum. Belki küçüklüğünü hisseder de karanlık derin kuyusunu aydınlattığım ışığımı görür diye. Makinanın sesli haykırışları bir ölümün habercisi gibi hızlandı. Benim feryatlarımın arasına karıştı. Küçüklüğüm iki elini birleştirip ruhumun göğsünün üzerine koyup kalp masajı yapsa da işe yaramadı. Ruhum kendini attığı derin kuyudan çıkamayacaktı sonsuza dek. Pes etmişti. İşte. Açmayacaktı gözlerini bir daha. Küçüklüğüm yatağın yanına çöküp içinde kopan her fırtına için ayrı bir feryat kopardı. Kalbi paramparçaya ayrılırken benliğinin toz parçaları da önüne savruldu. Ruhum yatakta sonsuzluğunda kaybolurken küçüklüğümde derin karanlık kuyunun yeni esiriydi.

YABANCI

large (2)

“Yaklaşık bundan 2 sene önce kadar liseli zamanlarımın en toy halindeyken bir gün bir arkadaşım önermişti,YABANCI’ yı. Yeni oluşturulan bir uygulama sayesinde gençler; kendi yaşıtlarındaki arkadaşlarının yazdıkları hikayeyi okuyup, yazabiliyorlardı.Kitap okumayı seviyordum fakat amatörce yazılan hikayeleri pek sevmezdim. Kısaca hikayeleri sevmezdim. Ama ön yargılarımı bir kenara bırakıp uygulamayı yükleyip ardından önerilen ‘Yabancı’ adlı hikayeyi yükledim. İlk başlarda zevk almıyordum. Hatta bir ara okumayı bırakmıştım. O sırada hayatımda beni derinden etkileyecek olaylar oldu. Ardından bir insanın; en iyi gürültüsünü, patırtısını susturacak hatta sığınacak yeri olan kitaplara yöneldim. Yabancı’yı okumaya devam ettim. Amatörce yazılmış gibi düşünülen cümleler sanki usta bir yazarından kaleminden dökülmüş gibiydi. Hatta bazı sahnelerinde ağladığım bile söylenebilir. Çok akıcı, içine çeken, okuyucunun iliklerine kadar hissetmesini sağlayan kitap Yabancı.

“Öznur Yıldırım’a hitaben.”

Sözlerim, kelimelerim, cümlelerim ve düşüncelerim acı doluydu. Nefret doluydu. Peki ya o? Ona olan halen içimde saklı olan sevgim var mıydı?

Her gün Çağıran’ı okudukça onun dokunduğu yerler sızlıyor ve kafamı deve kuşu gibi yerin dibine sokmak istiyordum. Her yüzünü gördüğümde acımı görüyordum. Utancımı, mutlu olurken yüzüme yayılan gülümsememi, onun bana bıraktığı virane, harabeden ibaret olan Efdal’i görüyordum. Sahi ben nasıldım? İyi miydim? Kötü? Mutlu? Kin dolmuş? Öfkeli ? Hissiz? Ruhsuz?

İçlerinde beni tanımlayan iki kelime vardı. Hissiz ve ruhsuz. Ben bu olmuştum artık. Hissiz ve ruhsuz.Bitki gibi.

Çağıran vardı Öznur’un yazdığı … Sahi Öznur’un canı gerçekten acımış mıydı? Ruhuna dokunmuşlar mıydı? Onu parçaya ayırmışlar mıydı? Doğa gibi. Ben gibi. “O” da Çağıran gibiydi. Tek fark; Çağıran günün sonunda Doğa’yı geri toplayıp yapıştırıyordu. Benimse her gün parçalarım daha ufak ve toz halini alıyordu. Ne diyeceğimi, Ne yapacağımı, Ne kadar güçlü olduğumu, Neler olacağını hatta elim kolum bağlıyken Ankara’ya nasıl gideceğimi ve bu şehirden nasıl gideceğimi karalar bağlamışçsına düşünüyorum. Ben buradan gitmeliydim. Onu gördükçe kanım çekiliyordu.Yüzüm bembeyaz oluyordu. Bu çok korkunçtu. Onun önündeyken kendini yeyip bitirmek hemde sana asla geri dönmeyeceğini bildiğin halde… İçimde küçük de olsa bir umut vardı. Fakat kendimi yeyip bitirerek, ben onu bitirmeye çalışıyordum. Ama bitmiyordu. Onu gördükçe bir şeyler olmasını bekliyordum. Gerçekten bekliyordum. Bu imkansızı beklemek gibiydi. Ama doğru ya “O” benim için imkansızdı zaten.

Acınız yoksa ne resim çizerdiniz ne de yazı yazardınız. Bunlar insanın acıyla kendini en iyi şekilde ifade ettiği şeylerdi. En azından benim için öyleydi. Birisiyle konuşurken bile sözlerinizde bile acı vardır. Eski veya yeni ne fark eder ki? Acı’nın; eskisi, yenisi, büyüğü,küçüğü,tazesi,güzeli ve çirkini olmaz. Acı, acıdır. Sizin olduğu sürece… Yerini yeni bir mutluluk alana dek, acıdır. Şu satırlar, kelimeler, cümleler kimisi bana aitti kimisi ise Yabancı’ya…

Ne istemiştim ki ondan? Şehvet? Tutku? Aşk? Dokunuş? Arzu? Hiçbir şey. Aslında ben ondan beni sevmeye çalışıp beni öpmesini veya dokunmasını istememiştim. Ben ondan masum bir kız çocuğu olarak benim ona olan sevgimden haberdar olmasını istemiştim. Tüm mesele buydu. Masumca olan bir sevgiydi… 

Ama o ne yaptı? Dehşetle ve korkunç bir şekilde sonuçlanacak olan beni harabeye ve viraneye dönüştürecek olan sevgimi kullandı. Sevgimi kullandı. Ben küçük aptal ve salak insan. İnsan mıydı? Fahişe? Kız değil de kadın? Neydim ben? Kul? Köle ? Allah’ın huzurunda Kul, Onun gözündeyse bir fahişe…”

Gecenin karanlığıyla büsbütün olmuş benliğim tek aydınlığı sensin ŞAHMERAN. Kimsin? Nesin? Nerdesin? Bilmiyorum ama aydınlığına ihtiyacım var.”

EEAA

Başlıksız

Bilinmezliğisinek-333x187n, ümitsizliğin, yorgunluğun acısına dikiş atılırcasına ağrı yüklediğim satırlarım…

Ruhu, çocuk duyguları kadar temiz ama bir yetişkinin aklı kadar karışık bir vaziyetteyim. Tek bir yol seçmiş adım adım, ince eleyip sık dokuyarak ilerleme çabasındayım. Ama halen çabasındayım. Acım geçiyor mu ne? Bence hayır. Sadece kelimelerin üstüne daha fazla yük bindirip, hayatımda olan hüznün,acının,nefretin,sevginin yap-boz parçalarının oluşturduğu berbat resmi boyalarımla gömüyorum.Kendi benliğimi ise “Saygı” dediğimiz çerçeve içerisine zar zor sıkıştırarak gürültümü,patırtımı gizlemeye çalışıyorum. Anılarımı,özellikle de o malum sevilip, nefret duyulan, akıla geldikçe içten içe saydırılanları her yeni yaşadığım bir anıyla değiştirmeye çalışıyorum. Belki unuturum diye. Hani belki gitme isteğimi biraz daha bastırır diye. Sonra her şeyi boş vermeye çalışarak “Her Neyse” deyip devam ediyorum. En azından çaba gösteriyorum.

Yazdığım satırlarımda bir yerden sonra bana tepki gösteriyor. “Kaldıramıyoruz. N’olur sus artık!” dercesine. Onları da anlıyorum. Birisi de benim üstüme kendi acısını aylarca, günlerce usanmadan, bıkmadan yazsaydı bende kaldıramazdım. Taşıyamazdı omuzlarım. Acaba, hayatta ki dert ortaklarımıza derdimizi anlatırken aslında bilmeden onların omuzlarına taşıyamayacağı bir yük mü bindirmiş oluyoruz? Yok canım. Sonuçta : “Derdini anlatmayan derman bulmaz.” demişler. Ama yine de tereddütlüyüm. Tüh! Yine insanları çok düşündüm, dert edindim kendi kendime. Neyse diyorum. Ve ardından bu satırlara bir sonraki sefer daha ağır yük bindirmek üzere “HOŞÇA KALMAK ÜZERE” diyorum.

-Tadımızın kaçtığı hatıralarımız vardır. Hatırladıkça can yakandan hani böyle insanın kanı çekilip elinin buz kestiği anılar. Hiç olmadığı kadar acıdır. Kimisi can yakanını, kağıda kazır kimisi de tenine.. Ben kağıda kazıyorum. Ama her yazımdan sonra “Her Neyse” diyorum. Çünkü hayat öyle bir yer ki sizi 1 dakika öncesinde güldürür 30 saniye sonra ağlatır. Bu sebeple anı yaşayın ama acınızı unutmayın yazın,çizin.anlatın.Ve korkmayın asla.. “Allah’tan başka kimseden korkmayın.”

EA

Aylık 120.000 Ziyaretçiye Nasıl Ulaştım?

Kişisel Blog

  Her geçen gün ziyaretçi ve takipçi sayımı artırdığım blogum, aylık 120.000 ziyaretçiye ulaştı. Verdiğiniz desteklerden dolayı çok teşekkür ederim. Blogumla sizlere hizmet etmekten, sizden gelen dönütlerden memnunum. Bu yazımda, iki yıl gibi çok da uzun olmayan bir sürede-düzenli olarak bir yıldır yazıyorum- ‘’Bu kadar çok ziyaretçiye nasıl ulaştım?’’ sorusuna cevap vermeye çalışacağım.

Bol Bol Araştırdım

  blog yazarligi arastirmanin önemiBlogumu açmadan önce internette günlerce araştırma yaptım.Blog nedir? Ne işe Yarar? Nasıl Açılır? Blog Yazarlığında Nasıl Başarılı Olunur? gibi sorulara cevap bulmak için blog ve blog yazarlığı hakkında onlarca makale okudum. Eğer bir blog yazarı olacaksam, blog yazarlığının ne olduğunu bilmeden bu işe kalkışmak olmazdı. Ayrıca bir şeyi yapacaksam en iyi şekilde yapmalıydım. En başarılı blog yazarları arasına girmeliydim. O yüzden sürekli araştırdım ve hala da araştırmaya devam ediyorum. Çünkü bilgi bitmek tükenmek bilmeyen bir kaynak ve devamlı tazeleniyor. Böyle bir ortamda değişikliklere ayak uydurmazsanız ve okuyucularınıza yenilikleri sunmazsanız başarmak istediğiniz hedefe…

View original post 1,006 more words

Pahalı Kitap Yoktur Az Kahve Vardır

Kişisel Blog

  Kitap okumak gibisi yoktur. Kitapların bize sunduğu hayal aleminin içine girdiğimizde, o alemden çıkmak istemeyiz değil mi? O alem, yaşadığımız alemden çok başkadır. Okudukça şekillenen dünyayı yazar oluşturmuştur, fakat bizler o dünyayı kendi hayal gücümüzle yeniden kurarız. Kitapta bahsedilen sarı saçlı, buğday tenli, gözleri renkli güzel kız; hepimizin zihninde başka bir kıza dönüşür. Güzel olan da budur zaten. İçine girdiğimiz dünya, artık bizim dünyamızdır, bizim zihnimizdedir. Kitap okumayı sevmek, hayal gücüne sahip insanların işidir bence. Kitap sözcüğü beni böyle bir ruh haline soktu ve bu cümleler çıktı.

  Malumunuzdur ki ülkemizde kitap okuma oranı düşük-diğer ülkelere kıyasla. Bunun sebeplerini burada yazacak değilim, bir çok sebebi var elbet. Sanırım en büyük sebeplerinden birisi kitapların pahalı olmasıdır. Çoğu kişi kitapların pahalı olmasından yakınır. Kitap okumamasının sebebini de pahalılığı gösterir. Elbette ben de kitapların çok pahalı olduğunu düşünüyorum. Şöyle bir düşünecek olursak kitap yazarak zengin olan bir yazar var mı? Ben tanımıyorum…

View original post 264 more words

“Bilmiyorum”

gokyuzu-defter

Omuzlarını indirip derin bir nefes aldı kadın. Kulağındaki kulaklıktan Parov Stelar’ın Millas Dream adlı şarkısı yankılanıyordu.Yine sessiz,karanlık,ağaç dallarının sallandığı bir gece siyah pilot kalemiyle, siyah-beyaz eyfel kulesi desenli defterine “kendine söyleyemediği dilinin ‘bilmiyorum’ sözcüğünün dile getirisinin” karşılık gelen sözcükleri satırlara yazıyordu. Sahi ‘bilmiyorum’ ne demekti? Hangi duyguya? Hangi kelimenin tanımına karşılık geliyordu ? Kadın’a göre “bilmiyorum” demek; cümlenin sonunu hayalleriyle süslemek, gerçekleri bilmesine rağmen bir umut ederek, sonucunu bile bile bitirmek istemediği cümlenin sonuna getirdiği yüklemdi.

Son günlerde pozitif olmaya çalışıyordu.Pembe; olmaya çalışıyordu. Pembe; aslında onun için siyahtan öteydi. Siyah’ın dünyasına dayanamayıp Pembe’ye dönüyordu. P harfinden yola çıkıyordu belki de

P olyanacılık, P embe, P ozitiflik… 2 zıt kelime pozitiflik ve polyana…Kadın’da böyleydi son zamanlarda zıt şeyler yaşıyordu. Hastalığı da ilerlemişti ama kimse bilmiyordu.Söylemiyordu kimseye…

ea

Hayatında çok kararsızlık vardı. Ne yapacağı? Neyi nereye koyacağı konusunda bir fikri yoktu.Yaşadığı yerden iki gün kaçmıştı.Deniz kenarına gitmişti. Sözde kafasını dağıtacaktı. Ama gelin görün ki o kafa dağıtamadı. Anılarını da götürmüş meğer... Ve sonra anladı ki.. Yaşadığı yerden gitse de hiçbir şey ama hiçbir şeyi unutamayacaktı.Ama o şehirde olmadığı için mutluydu. Tek sevdiği ve sonunda mutlu olduğu sebep başka şehirde olmasıydı. Geri döndüğünde ise hiçbir şey değişmemişti. Halen nefret ediyor halen gitmek istiyordu. Kalbinin en derinliklerinde bir umut diyordu ama inanmıyordu. Sonra; oturdu, düşündü, taşındı ve en sonunda kendi benliğiyle savaşmaya karar verdi. Ama halen verdiği kararda bir kararsızlık vardı. Emin olamıyordu.Ama hiçbir çaresi de yoktu. Savaşmaktan başka… En iyisi sonuna kadar kalbinin her bir parçasının toz halini alana kadar savaşacaktı. Eğer kazanırsa gidecek ve bir daha asla geri dönmeyecekti. Ama savaş bittiğinde bu kararı kesin olacak mıydı orası da şüpheliydi.Arkadaşı demişti ki: ” Biri için bir şehri mi sileceksin?” O da derin bir iç çekerek, kapattığı gözlerinden bir damla yaş süzülürken “Evet” demişti. Zorla,pişmanlıkla,ağlayarak hayatında ilk kez dudaklarından evet kelimesi çıktı.Korkuyordu. Her şeyden. Herkesten.Kendinden. Savaşını kaybedeceğinden. Cesarete mi ihtiyacı vardı? Yoksa ilgi ve alakaya? Ya da onun istediği gibi bir sonu olmayan gidişe mi?

Yazısını yazalı bir buçuk saat olmuştu artık önünde açık siyah defteri imzasıyla kapatmalıydı.Ama yapamıyordu. Aklına hücum eden kelimeler o kadar karmaşıktı ki kalemi hangisini yazsa? Ne yazsa? Bilemiyordu. Gözleri kızarmış, yanakları ıslanmış ve dudağının kenarına gelen gözyaşı damlasının tadı…Acının tadı. Yine kararsızlık içeren kelimeler satırlardaki yerini alarak son bir kez “Bilmiyorum “yazarak imzasını atıp kapattı defterini…

…Temelimizin Gerçekleri…

Güneş doğudan doğar, batıdan batar. Dünya kendi etrafında döner. Ay Dünya’nın etrafında döner. İnsanlar doğar,büyür, gelişir ve ölür. Hayatımızda birçok gerçek var. Engel olamadığımız, değiştiremediğimiz, değiştirmek isteyip de değiştiremediğimiz. Gerçekler bizim hayatımızın birer temeli direği gibidir. Birisi yıkıldığında biz de yıkılırız. Bknz. “Onlarca yetimhane de büyüyen kız ve erkek çocuğu var. Onların gerçek bir annesi ve babası var fakat onların yanında değiller. Hayatta olsanız bile yaşantınıza bir anne ve baba eşlik etmiyorsa temeliniz yoktu. Direkleriniz eksiktir. Her kalbiniz kırıldığında veya kafanız bozukken sallanırsınız, hayalleriniz ve yaşantınızda olan gerçekleriniz de yıkılır.Kısaca hayatınızda bir anne bir baba demek hayatınızın sütunları gibidir. Ailenizin durumu ne kadar kötü olursa olsun anne ve babanız yanınızda olsun. Ya da sevgili anneler ve babalarımız yanlarımızda olsunlar.” Ve unutmadan hayatlarımızda olan acı, nefret, insanlara karşı olan psikopatça ya da sadistçe düşüncelerimiz yanlarında gelen sevgi ve dolu olan anılar bunlar bizim hayatımıza eşlik eden süsler, temellerimizin yanında duran duvarlar. Ve evet saydığım tüm olumsuzluklar onlar gerçekten süs… Acınızın sizde yarası olabilir ama bir süre sonra yaranız acımaz ya da bir kişiye ömür boyu nefret duyamazsınız ama sevemezsiniz de… Çünkü biz zaman sonra yorulursunuz. Arap alfabesinin ilk harfi “Elif”tir. Elif’in çok anlamı vardır. Fakat bence en örnek alınabilecek anlam şu dur benim için :”Elif dimdiktir.” Kimileri için aynı düşünce de olmayabilirim saygı duyarım.Sevgilerimle….

EA

Kahve, yalnız insanların içkisidir.

Siyaha yakın,en koyu içeceğimiz kahve..

Kahvenin tadını siz belirlersiniz. Acı,orta, şekerli.. Kahve acı olduğunda sizin de acınız vardır. Kalbinizde, hayatınızda dindiremediğiniz acılar vardır. Her dokunuzun ayrı sızladığı, her gün akan gözyaşlarınızın tadı.. Acı bir gün diner belki ama halen hissedersiniz sızladığını.. Bu böyledir.. Ve acı bir kahve: “Acılı insanların içkisidir.”

“Ben türk kahvesini 16 yıldır içmiyordum.Çünkü sevmiyordum. Şu 2,5 aydır içiyorum. Kahve için ve içirin hem sakinleşirsiniz hemde bir anlığına kafeinin etkisiyle hayatınızda ki olumsuzluklardan uzaklaşırsınız.”

Blog at WordPress.com.

Up ↑